Sinirsiz Basketbol Keyfi
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Ben Wallace

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Lakers_Anil
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 111
Kayıt tarihi : 01/08/08
Nerden : Altınyurt Spor Kulübü

MesajKonu: Ben Wallace   C.tesi Ağus. 02, 2008 6:59 am

Afro saça yepyeni bir boyut getiren “Big Ben” sahada
ribaund alan, blok yapan, top çalan ve savunması ile rakibine aman vermeyen yani
sahadaki tüm ağır işleri üstlenerek takımın hamallığını yapan ligdeki birkaç
ağır işçiden biri. Diğer oyuncuların aksine onu yıldız yapan faktörler de
bunlar.

Bugünün NBA yıldızları kimlerdir? Hangi özellikleri onları yıldız
statüsüne taşır? İlk bakışta çok kolay bir soru değil mi? Eminim cevaplar da
hali hazırdadır. Kobe, Carter, T-mac, Francis yıldızlardır çünkü akrobatik
smaçlarıyla taraftarları kendilerine hayran bırakırlar. Iverson, Pierce,
Stackhouse gibi oyuncular yıldızlardır çünkü genelde 20 sayı ortalamasının
altına düşmezler. Webber, Duncan ve O’Neil yıldızdır çünkü kendilerini tutan
oyuncu kim olursa olsun fizik güçleriyle onları ekarte ederek potaya
ulaşabilirler. Kidd, Bibby, Miller, Payton yıldızdır çünkü takımlarının en kısa
yoldan sayıya gitmesini sağlarlar. Bu tür ofansif kriterlere göre yapacağımız
değerlendirme uzar da uzar. Peki sadece sayıya yönelik oyuncular mı yıldız olur?
Ya yukarıda saydığımız yıldızlara “çemberi göstermeyerek” onların canına okuyan
oyuncuları hangi statüde değerlendirmeliyiz?

SAVUNMA, SAVUNMA VE YİNE
SAVUNMA...
İsterseniz konumuzdan fazla uzaklaşmadan biraz efsanevi Chicago
Bulls takımı hakkında sohbet edelim. Sizce o takımı bu kadar ulaşılmaz kılan
sadece Jordan ve Pippen’ın skor gücü müydü? Ya da Tex Winter’ın
triangle-offense’i mı?. Belki de Phil Jackson’ın Zen felsefesi ile oyuncularının
beynini yıkamasıdır. Hatta durun bir saniye, kim bilir Jordan’ın tüm maçlarında
Chicago şortunun altına giydiği söylenen North Carolina şortunun getirdiği bir
uğur da olabilir. (Bu nasıl bir şorttur anlamam ya neyse) Son şıkkı
çıkarttığımız zaman tabii ki yukarıda saydıklarımın hepsi çok önemli etkenler.
Ama unutmayın ki Chicago o dönemde Jordan, Pippen ve Rodman’lı kadrosunda ligin
en iyi 10 savunmacısından 3’ünü bulunduruyordu. Tersini iddia edersek bence
“Harun evladım sen 50 sayı at gerisine de karışma, diğer arkadaşların savunma
yapar.” diyen basketbol zihniyetinden bir farkımız olmaz. Günümüz basketbolunda
artık savunma yapmak da en az hücum etmek kadar önemli. Eğer bir gün Ülker
tesislerine yolunuz düşerse antrenman salonunun duvarlarında aynen şu sözlerin
yazıldığına şahit olursunuz: ‘Her zaman isabetli şut atamayabilirsin ama her
zaman savunma yapabilirsin.’ İşte günümüzün basketbol felsefesinin temelinde bu
yatmakta. Önce savunma!!
Bu yazımızın kahramanı da bu felsefeyi sahada en iyi
uygulayan isimlerin başında geliyor. Hem de dünyadaki en zor ve fiziksel
kuvvetin en ön plana çıktığı lig olan NBA’de. İşte karşınızda “Big” Ben
Wallace...

AZMİN ZAFERİ
Bugünlerde dergilerde, gazetelerde ve internet
sitelerinde sıkça bu yılın draft değerlendirmelerine rastlayabilirsiniz. Jao
Ming acaba gerçekten ilk sırada seçilmeyi hakketti mi? Yoksa yeni bir Shawn
Bradley vakası ile mi karşı karşıyayız. Fred Jones ve cılız Juan Dixon nasıl bu
kadar yüksek sıralardan seçilebildi. Caron Butler geçmişteki vukuatları olmasa
daha yüksek bir sıradan seçilebilir miydi? Ve dahası Draft’ta seçildiği sıradan
memnun olmayan bir çok oyuncu. Eminim bunların çoğunu okumuş veya
duymuşsunuzdur. Bizim zavallı Ben Wallace’ın bu tür dertleri maalesef hiç
olmadı. Adamımız bırakın NBA’e birinci turdan girmeyi Draft’ta bile seçilemeyip
şansını CBA’de denemek zorunda kaldı. Üstelik CBA draftında da ancak ikinci
turda Oklahoma City tarafından seçilebildi. Ama Wallace’ın en önemli özelliği
onun mücadeleci yapısıdır, o da pes etmeyerek çalıştı. NBA takımlarının
düzenlediği yaz kamplarına katılarak kendini insanlara beğendirdi ve ancak bu
sayede kendisine NBA’in kapılarını araladı. Üstelik bir kez içeri girdikten
sonra da yan gelip yatmadı. Sürekli çalıştı, kendisini geliştirmeye uğraştı ve
bu gayretinin sonuçlarına yavaş yavaş ulaştı. NBA ribaund ve blok krallığı,
yılın en iyi savunmacısı ödülü, en iyi üçüncü beşte yer almak, Dream Team
formasını giyme şansı ve 32 milyon dolarlık bir kontrat. Demek ki her şey
draft’ta ilk sıralarda ya da birinci turda seçilmekle olmuyormuş. Tabii ki her
oyuncu yüksek meblağlar karşılığında garanti bir anlaşmaya imza atmak ister ama
bu tür bir anlaşma yapmak hem herkese nasip olmaz, hem de talih kuşu size konsa
bile eğer siz bu fırsatı nasıl değerlendireceğinizi bilemezseniz, kontratınıza
güvenirseniz bir süre sonra silinip gidersiniz.

KÖTÜ ÇOCUKLARDAN,
MUHALLEBİ ÇOCUKLARINA: DETROİT PİSTONS
“Bugüne kadar gelmiş geçmiş NBA
şampiyonları arasında en çok nefret ettiğiniz takım hangisidir?” tarzı
anketlerin genellikle tek bir favorisi vardır: Detroit Pistons. Efsanevi guard
Isiah Thomas’ın liderliğindeki, Bill Laimbeer, çılgın çocuk Dennis Rodman , Rick
Mahorn, Joe Dumars ve Vinnie Johnson’lı bu kadro 1980’lerin genel basketbol
anlayışından çok daha farklı bir stile sahipti. 80’lere damgasını vuran iki
ekolden ne Earvin “Magic” Johnson’ın Showtime Lakers’ına ne de Larry Bird’in
disiplinli Celtics’ine hiçbir zaman benzer bir oyun ortaya koymadılar. “Bad
Boys” mükemmel savunma yapan, asla pes etmeyen, mücadeleci ve fizik gücü çok
yüksek oyunculardan oluşan bir takımdı. Sahada rakiplerini yenmek için her yolu
da denerlerdi. Hatta basketbol adıyla rakip takım oyuncularını adeta
“dövdüklerine” şahit olurdunuz. Maalesef olaylar bazen birazcık çirkefleşirdi.
Eee Rodman ve Laimbeer olur da kavga gürültü o takımdan hiç eksik olur mu? Tabii
ki olmaz. İşte bu basketbol anlayışı Pistons’a şampiyonluklar kazandırdı. Ama
her takımın başına gelen Pistons’ın da başına geldi. Zaman geçtikçe yıldızlar
yaşlanıp basketbolu bıraktılar, kimi oyuncular ise başka takımlara transfer
oldu. Dolayısıyla Detroit giderek eridi 90’ların ortasına gelindiğinde takımda
şampiyon kadroda oynayan tek yıldız olarak şu an Detroit’in başında bulunan Joe
Dumars kalmıştı. O da tam basketbolu bırakmak üzereydi ki, 1994 Draft’ında
takımın hüviyetini tamamen değiştirecek bir oyuncu Pistons tarafından draftta
seçildi: Grant Hill. Duke’te oynadığı oyunla Jordan’ın yerine geçebileceği iddia
edilen Hill’in gelişiyle Dumars takımda kalarak ona “abilik” yapmayı kafasına
koydu. Hill süper bir yetenek de olsa zengin bir ailenin kibar çocuğuydu. Sahada
asla trash-talk yapmazdı. Rakiplerine hiçbir zaman hakaret etmeyen, onlara nazik
davranan ve bu sayede sevilen bir oyuncuydu. Yani biraz evvel belirttiğimiz
“Kötü Çocuklar” tarzına tam anlamıyla zıt bir yapıdaydı. Bu yüzden, önce San
Antonio’ya ardından da Chicago’ya giden Rodman ondan hep nefret etmiştir. “Bu
Hill denen çocuğu hiç sevmiyorum adam orda bizim (Bad Boys) şerefimizi iki
paralık ediyor. Basketbol bu kadar da yumuşak oynanmaz ki!! Züppe herif. Maç
içinde Argo konuşmak, itişip kakışmak ağır hakaretmiş. Onu bir gün sahada birisi
dövecek veya güzelce öpecek! o zaman ben de keyifle oturup seyredeceğim.” Tam
bizim Rodman’a yakışan sözler. Bu sırada takımın diğer yıldızı Alan Houston, New
York’a gönderilir ve takıma ikinci yıldız olarak Sixers’ın postaladığı
Stackhouse takasla getirilir. Ama Hill ve Stackhouse beklenilen uyumu
gösteremez. Hill de her şeye en baştan başlamak için soluğu, durmadan
sakatlanacağı ve kariyerini bitirme noktasına geleceği, Orlando’da alır. Takımın
tek yıldızı yarı bitik bir Stackhouse’tur ve Pistons fazlasıyla “yumuşak” bir
basketbol oynamaktadır. İşte Ben Wallace, Pistons’a geldiğinde durum kelimenin
tam anlamıyla bundan ibarettir.

Unutmayın Ben Wallace’ı, Ben Wallace
yapan asla attığı şutlar değildir, bilakis başkalarına attırmadığı şutlar onu
ünlü yapmıştır.

Wallace 11 çocuklu bir ailenin 10. çocuğu olarak dünyaya
geldi. Küçüklüğünde babası ve kardeşleri ile sık sık balığa, yüzmeye ve ava
gider, her normal çocuk gibi atarisinin başından kalkamazdı. Ama onu
yaşıtlarından ayıran bazı özellikleri de vardı. Küçük Ben fazlasıyla güçlü bir
vücuda sahiptir ve hemen hemen tüm spor branşlarını son derece iyi bir şekilde
yapmaya yatkındır. Hayatı boyunca da bu fiziksel üstünlüğünün avantajlarını
sonuna kadar kullanır. Wallace lisedeyken hem Amerikan futboluna hem beyzbolla
hem de basketbola ilgi duymaktadır. Bu üç sporda da o kadar başarılıdır ki her
birinde eyalet karmasına seçilir. Aslında insanlar Wallece cüssesinde birisini
gördükleri zaman onun hantal biri olduğunu düşünebilirler. Rakipleri de onu
basketbol sahasında ilk gördüklerinde onun hantal ve sadece rakiplerini ite kaka
yakınına düşen ribaundları alabilecek bir uzun olduğunu düşünmüşler. Bu konuda
eski Pistons yıldızı, günümüzün Tv yorumcusu Bill Laimbeer’ın söyleyecek bir iki
lafı var: “Wallace, ribaundlarla ilgili eski yargıların geçersiz olduğunu
hepimize kanıtladı. Her zaman ribaund almanın sıçramaktan çok yer tutma ile
ilgili olduğunu söylerlerdi. Ama Ben, ribaundlarını insanları potadan uzak
tutarak aldığı kadar onlardan daha yükseğe sıçrayarak da alıyor. İnanılmaz bir
sıçrama yeteneğine sahip olduğu kadar çok da çabuk. Bana fazlasıyla Dennis’i
hatırlatıyor. Belki de Dennis’ten sonra gördüğüm bire birde en etkili savunmacı.
Ama sanıyorum ki Ben kendini geliştirmeye devam edecektir çünkü gerçekten
All-Star seviyesinde bir oyuncu olması için ne yapması gerektiğini biliyor. Maç
başına aldığı 12-13 ribaund’un ve yaptığı 3-4 bloğun yanına en azından 10-12
sayıyı da eklemesi gerekli.”
Yukarıda bahsi geçen fiziksel yetenekleri az
kalsın onu bir Amerikan futbolu yıldızı yapacaktı. Lise takımında gösterdiği
performans üniversitelerin ilgisini çeker. Auburn Üniversitesi ona burs teklif
eder. Wallace okul yetkilileri ile yaptığı konuşmalarda hem basketbol hem de
futbolu kastederek ikisinde de aynı anda oynayıp oynayamayacağını sorar.
Onlardan aldığı olumlu cevap karşısında tereddütsüz okula katılım için gerekli
kağıda imza atarak üniversiteye gönderir. Okulun yolunu tutarken hem basketbol
hem de futbolda yıldızlaştığı günlerin hayalini kurmaktadır ama kampüse vardığı
anda tüm hayalleri yıkılır. Okul yetkililerine basketboldan bahsettiği anda
hepsi şaşırarak ona daha önce onunla hiç basketbol hakkında konuştuklarını
hatırlamadıklarını, okulda basketbol oynamasının mümkün olmadığını onu futbol
oynaması için aldıklarını söylerler. Anlaşmazlığın nedeni ise oldukça komiktir.
Amerikan futbolunda bir takım oyuncularını iki farklı kadroya ayırır.
Yeteneklerine göre defansif oyuncular ve ofansif oyuncular. Sahada top
hakimiyeti kimdeyse ona göre bir takım sahaya sürülür. Wallace da telefonda
“ikisini” de aynı anda oynayıp oynamayacağını sorduğunda okul yetkilileri onun
hem hücum takımında hem de savunma takımında oynamak istediğini sanarak bunu
sevinerek kabul etmiştir. Wallace o anki duygularını şöyle anlatır: “Bunları
duyduğum zaman kulaklarıma inanamadım. Ben de oradan çekip gittim. Basketbola
aşığım. Bu yüzden Amerikan futbolu ve basketbol arasında bir seçim yapmak
zorunda kaldığım zaman hiç tereddütsüz basketbolu seçtim. Wallece, Auburn’ü terk
ettiği zaman hayatı hakkında kurduğu gerçek anlamda hiçbir planı kalmamıştı. Ta
ki bir basketbol kampında gelecekteki idolü Charles Oakley ile karşılaşana
dek.

Oakley topu göğsüme fırlattı ve “hadi başlayalım” dedi. Herkes bizi
izliyordu. O benim dudağımı patlattı ben de onun burnunu!..

Oakley
hepimizi karşısına oturtup azarlamaya başladı. Sürekli bizim çok yumuşak
olduğumuzu hiç gayret gösterip çalışmadığımızı söyledi. Sonra da içimizde
kimsede onunla teke tek oynayacak yürek olup olmadığını sordu. Ben de elimi
kaldırdım. O da topu aldı ve göğsüme fırlattı: “Hadi başlayalım!”dedi. Herkesin
önünde oynamaya başladık. O benim dudağımı patlattı ben de onun burnunu
kanattım. Wallece’a o maçı kimin kazandığı her sorulduğun genelde aynı tepkiyi
verir. Evvel suçlu bir çocuk ya da masum bir kedi yavrusu gibi acındırıcı
gözlerle suçunu gizlemek istermiş gibi bakar ve cevap verir: “Ben kazandım.” Ama
tuhaftır ki Wallace, Oakley’in burnunu sürtmüş olmaktan çok da memnun değildir:
“Ben daha 17 yaşımdayken bile üzerimden şut atamazdı, şutlarını hep bloklardım.”
Bu teke tek maç hakkında Wallece’ın Pistons’tan kankası Stackhouse tarafından
yapılan yorum da ilginçtir: “Oak asla bizim Ben’i geçemez.”

NCAA
GÜNLERİ
Evet sonuçta maçı Wallece kazandı ve Oakley’e gününü gösterdi. Ama
Oak bu çocuğun gerçekten yetenekli olduğunu fark etmişti. Onu kanatlarının
altına alarak korumayı ve ona yol göstermeyi kafasına koydu. Charles gidip
Wallace’a hangi okula gittiğini sorar. O da olanları anlatarak artık önünde
fazla seçeneği kalmadığını söyler. Bunun üzerine Oakley, Cleveland’daki bir
arkadaşına telefon açar. Bu çocuğu izlemeleri gerektiğini anlatarak Wallece’ı
oradaki bir kampa gönderir. Kampta başarılı olan adamımız kapağı Cuyahoga CC’ye
atar. Orda 24 sayı, 17 ribaund ve 7 blok gibi inanılmaz ortalamalara ulaşır ve
tekrar daha büyük okulların antrenörlerinin dikkatini çeker. Ama ne kadar iyi
bir okula transfer olacaksa olsun benchte oturmak istemeyen Wallece, daha sezon
bitmeden takımını terk eder ve soluğu Oakley’in yanında alır. Oakley de
idarecilerle konuşarak onu mezun olduğu okul olan Virginia Union’a aldırır.
Burada ceza hukuku eğitimi alan Ben, 12.5 sayı, 10.5 ribaund ve 3.7 blok
ortalamalarına ulaşarak takımını NCAA Division 2’da Final Four’a taşır. Ama
okulu basketbolda adı sanı duyulmamış bir okuldur ve Wallace oyunuyla NBA
scout’larının çok da ilgisini çekmez. Dolayısıyla katıldığı 96 NBA Draft’ında
seçilemez. Wallace üzülmekle beraber o an için NBA seviyesinde bir oyuncu
olmadığının farkındadır bu yüzden bunu kendisine fazla dert etmez. Daha çok
çalışmaya başlar ve Boston antrenörü M.L Carr onu takımın yaz kampına davet
eder.

alıntı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://basketbolnba.aforumfree.com
 
Ben Wallace
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
BasketboLNba.CoM :: NBA :: Efsaneler Ve NBA Tarihi :: Efsane Biyografileri-
Buraya geçin: